Beslenme ve Sağlık Araştırmalarında Yeni Perspektifler New Perspectives in Nutrition and Health Research
Özet
Anahtar Kelimeler: Beslenme ve Diyetetik
Konu Alanı
- A. İçindekiler
- ÖN BÖLÜM
-
Kapak PDF Görüntüle -
İçindekiler PDF Görüntüle -
Detaylı İçindekiler -
Bölüm 1Tip 2 Diyabet ve Obezite Yönetiminde GLP-1 Temelli Tedaviler ve Tıbbi Beslenme Tedavisi (Sayfa 2-22)Serap Balaban Barta*[Özet]
Özet
Tip 2 diyabet ve obezite, ortak patofizyolojik mekanizmaları paylaşan ve kardiyovasküler, renal ve metabolik komplikasyonlar açısından önemli risk oluşturan, birbiriyle yakından ilişkili kronik hastalıklardır. Son on yılda inkretin temelli tedavilerin klinik kullanıma girmesi, bu hastalıkların farmakoterapisinde önemli bir paradigma değişimine yol açmıştır. Glukagon benzeri peptid-1 (GLP-1) reseptör agonistleri ve GIP/GLP-1 çift agonisti tirzepatid, glukoza bağımlı insülin sekresyonunu artırma, glukagonu baskılama, gastrik boşalmayı yavaşlatma ve iştahı düzenleme mekanizmaları aracılığıyla glisemik kontrol ile vücut ağırlığı yönetimini eşzamanlı olarak iyileştirmekte; ayrıca kardiyovasküler ve renal sonuçlar üzerinde de anlamlı yarar sağlamaktadır. Bununla birlikte bu ajanlar; yağsız vücut kütlesi kaybı, tedavi kesimi sonrası ağırlık geri kazanımı ve gastrointestinal yan etkiler gibi sınırlılıklar taşımaktadır. Bu bölüm, GLP-1 temelli ajanların farmakolojik özelliklerini, klinik etkinlik ve güvenlilik profillerini ele almakta; tıbbi beslenme tedavisinin (TBT) bu farmakoterapilerle entegrasyonunu vurgulamaktadır. Yeterli protein alımı, kademeli lif artışı, hidrasyon, direnç egzersizi ve vücut kompozisyonu izlemi yoluyla yağsız kütlenin korunması, bireyselleştirilmiş beslenme planlaması ve davranış değişikliği desteği, tedavinin uzun dönem başarısı için kritik öneme sahiptir. Sonuç olarak GLP-1 temelli tedavilerin etkin ve sürdürülebilir uygulanması, farmakolojik ve nütrisyonel yaklaşımların disiplinlerarası bir çerçevede bütünleştirilmesini gerektirmektedir.
Anahtar Kelimeler: Tip 2 diyabet, obezite, GLP-1 reseptör agonistleri, tirzepatid, tıbbi beslenme tedavisi, yağsız vücut kütlesi
Bölümü Görüntüle -
Bölüm 2OBEZ BİREYLERE UYGULANAN BARİATRİK CERRAHİNİN YEME DAVRANIŞLARI ÜZERİNE ETKİSİ (Sayfa 23-44)Ayşe Nur Kahveci*[Özet]
Özet
Anahtar Kelimeler: obezite, bariatrik cerrahi, yeme davranışları, yeme bozuklukları
Bölümü Görüntüle -
Bölüm 3OBEZİTE GELİŞİMİNDE ULTRA İŞLENMİŞ BESİN TÜKETİMİ ETKİLİ MİDİR? (Sayfa 45-73)MERVE GÜNDOĞMUŞ*, NURAL ERZURUM ALİM[Özet]
Özet
Ultra işlenmiş besinlerin dünya genelinde yaygın şekilde tüketildiği ve bireylerin günlük toplam enerji alımının önemli bir bölümünü oluşturduğu bildirilmektedir. Küreselleşmenin etkisiyle besin işleme ortamında son yıllarda yaşanan değişiklikler, özellikle ultra işlenmiş besinlere erişimin ve tüketimin artması, obezitenin başlıca çevresel risk faktörlerinden biri haline gelmiştir. Ultra işlenmiş besinlerin tüketimi, düşük diyet kalitesi, bağırsak disbiyozisi ve artmış viseral yağlanmaya bağlı olarak obezite gibi bazı kronik, bulaşıcı olmayan hastalıkların gelişimi ile ilişkilendirilmektedir. Bu besinlerin yüksek enerji yoğunluğuna ve düşük besin ögesi içeriğine sahip olmasının yanı sıra zayıf tokluk hissi oluşturması ve beyin ödül sistemine müdahale etmesi, aşırı yeme davranışlarını tetikleyebilmekte ve enerji dengesinin bozulmasına yol açabilmektedir. Bu bulgular doğrultusunda, ultra işlenmiş besin tüketiminin sınırlandırılmasına yönelik halk sağlığı stratejilerinin geliştirilmesi önem arz etmektedir. Türkiye’nin Avrupa ülkeleri arasında obezitede ilk sırada olduğu ve çocukluk çağı obezitesinin de ülkemizde giderek arttığı düşünüldüğünde, ultra işlenmiş besinlere karşı farkındalığın artırılarak bu besinlerin sınırlandırılmasına, sağlıklı beslenme ortamlarının oluşturulması ve desteklenmesine, bireylerin yüksek kaliteli, az işlenmiş veya işlenmemiş besinlere yönlendirilmesine yönelik stratejik eylemlerin planlanması ve uygulanmasına ihtiyaç duyulmaktadır. Ülkemizde ultra işlenmiş besin tüketimi ile obezite arasındaki ilişkiye yönelik daha fazla çalışma yapılması gerektiği ve çalışma çıktılarının bu alandaki politikaların artırılması için bir temel oluşturabileceği düşünülmektedir.
Anahtar Kelimeler: Ultra işlenmiş besinler, Obezite, NOVA sınıflandırması, Metabolik sağlık
Bölümü Görüntüle -
Bölüm 4Nörodejeneratif Hastalıkların Önlenmesi ve Yönetiminde Psikobiyotiklerin Rolü (Sayfa 77-92)Gözde Yildiz, Tuba Tekin*[Özet]
Özet
Nörodejeneratif hastalıklar, ilerleyici nöron kaybıyla seyreden ve Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı ile majör depresif bozukluk gibi ciddi klinik tablolara yol açan hastalık grubudur. Bu hastalıkların patofizyolojisinde bağırsak mikrobiyotası ile merkezi sinir sistemi arasındaki çift yönlü iletişim ağı olan mikrobiyota-bağırsak-beyin ekseninin kritik bir rol oynadığı giderek daha fazla kabul görmektedir. Psikobiyotikler; bağırsak bakterileriyle etkileşim yoluyla sinir sistemi üzerinde olumlu etkiler gösteren, hem probiyotik hem de prebiyotik bileşenler içeren canlı mikroorganizmalardır. Bu bölümde psikobiyotiklerin nörodejeneratif hastalıkların önlenmesi ve yönetimindeki rolü kapsamlı biçimde ele alınmaktadır. Psikobiyotiklerin etki mekanizmaları incelendiğinde; vagus siniri aracılı sinirsel iletim, nöroinflamasyon ve oksidatif stresin baskılanması ile kısa zincirli yağ asitleri başta olmak üzere mikrobiyal metabolitlerin nöroprotektif etkileri ön plana çıkmaktadır. Alzheimer hastalığında psikobiyotik uygulamalarının amiloid plak oluşumunu ve tau hiperfosforilasyonunu azaltarak bilişsel işlevleri iyileştirdiği; Parkinson hastalığında ise dopaminerjik nöron kaybını yavaşlattığı ve motor skorları olumlu yönde etkilediği bildirilmektedir. Depresyonda ise Lactobacillus helveticus ve Bifidobacterium longum gibi belirli suşların anksiyete ve depresif belirtileri azalttığı, BDNF düzeylerini artırdığı gösterilmiştir. Mevcut bulgular umut verici olmakla birlikte, psikobiyotiklerin klinik uygulamaya taşınabilmesi için suş özgüllüğü, standart dozaj protokolleri ve uzun vadeli güvenlilik profili gibi konuların geniş ölçekli randomize kontrollü çalışmalarla netleştirilmesi gerekmektedir.
Anahtar Kelimeler: Beyin-Bağırsak Aksı, Mikrobiyota, Nörodejeneratif Hastalıklar, Probiyotikler, Psikobiyotikler
Bölümü Görüntüle -
Bölüm 5ARE PROBIOTICS AND PREBIOTICS EFFECTIVE ADJUNCTIVE THERAPIES IN PARKINSON’S DISEASE? (Sayfa 93-119)Sena Aksu*, Ayşe Gökçe ALP, Eda ÇERGEL[Özet]
Özet
Parkinson's disease (PD) is a progressive neurodegenerative condition, pathologically distinguished by the formation of intraneuronal composed of α-synuclein aggregates, which contribute to disease pathology and the development of both motor and non-motor clinical features. Regarding those diagnosed with PD, α-synuclein aggregation, enhanced intestinal permeability, bacterial translocation, and increased oxidative stress levels have been observed. PD associated with gut dysbiosis may be managed through dietary interventions, particularly with the use of probiotic and prebiotic supplementation. Therapeutic interventions such as probiotics can positively modulate the gut environment and, through their antioxidant properties, help limit excessive free radical production, thereby potentially slowing disease progression and reducing disease risk. Although several studies have investigated probiotic supplementation, research on prebiotics and synbiotics remains very limited.Recent findings have demonstrated that probiotic enrichment exerts promising beneficial effects in various human and animal models of disease and yields positive outcomes in improving disease symptoms. Studies suggest that probiotics may be particularly effective in alleviating Parkinson’s disease–related gastrointestinal dysfunctions and may also have potential value in improving motor symptoms, possibly through reducing inflammatory responses and fortifying neuronal function along the gut-brain axis. However, despite the fact that high-quality studies generally report improvements in disease symptoms, current evidence remains insufficient to support the routine use of prebiotics and probiotics in clinical practice for patients with PD. Further larger sample sizes, and well-designed randomized controlled trials are required. This section will comprehensively address the gut microbiota changes associated with PD, the potential mechanisms of action of prebiotics, probiotics, and synbiotics, and the current clinical evidence supporting the use of these approaches.
Anahtar Kelimeler: Parkinson disease, probiotic, prebiotic, synbiotic, microbiota
Bölümü Görüntüle -
Bölüm 6BAĞIRSAK MİKROBİYOTASINDAN HORMON DENGESİNE: ÖSTROBOLOM VE GÜNCEL DİYET YAKLAŞIMLARI (Sayfa 120-144)Berna MADALI*, Nurefşan EREN, Saliha UYSAL[Özet]
Özet
Bağırsak mikrobiyotası, metabolik ve immünolojik fonksiyonların yanı sıra hormonal homeostazın düzenlenmesinde de önemli rol oynamaktadır. Son yıllarda, bağırsak mikrobiyotasının östrojen metabolizması üzerindeki etkilerinden sorumlu olan ve östrojen metabolizmasında görev alan bakteriyel genler ile bunların kodladığı enzimlerin bütünü olarak tanımlanan östrobolom kavramı ön plana çıkmıştır. Östrobolom; β-glukuronidaz, β-glukozidaz ve β-galaktosidaz gibi hidrolitik enzimler aracılığıyla östrojenlerin dekonjugasyonunu sağlayarak enterohepatik dolaşımını ve biyoyararlanımını düzenlemektedir. Bağırsak mikrobiyotası ve östrobolomdaki değişiklikler; meme kanseri, emdometrium kanseri ve polikistik over sendromu gibi östrojenle ilişkili hastalıklarla ilişkilendirilmektedir. Beslenmenin; bağırsak mikrobiyotasının yanı sıra, disbiyozis sonucu östrobolom üzerinde değişikliklere neden olarak ve fitoöstrojen gibi bitkisel kaynaklı moleküller aracılığıyla östrojen metabolizmasını etkileyebileceği belirtilmektedir. Konuyla ilgili yapılan çalışmalarda, Akdeniz Diyeti’nin östrobolom disbiyozisini önlemede güçlü bir beslenme stratejisi olduğu bildirilmektedir. Bunun yanı sıra; DASH diyeti, Ketojenik diyet ve mikrobiyota üzerinde etkilerinin olduğu belirtilen bazı yağlı tohumlar (keten tohumu, susam ve kabak çekirdeği gibi), probiyotik-prebiyotikler ve glisemik indeksi düşük besinlerin de östrobolom üzerindeki etkileri değerlendirilmektedir. Fakat buna rağmen östrobolom-beslenme etkileşiminin ve disbiyozun östrojen ilişkili hastalıkların gelişimindeki rolünün daha iyi anlaşılabilmesi için uzun dönemli ve kapsamlı klinik çalışmalara ihtiyaç vardır. Mevcut kanıtlar, bağırsak mikrobiyotasının östrojen homeostazının düzenlenmesinde önemli bir rol oynadığını ve kadın sağlığında hormonal bozukluklar açısından önemli klinik sonuçlara neden olabileceğini göstermektedir.
Anahtar Kelimeler: östrobolom, östrojen, gut mikrobiyotası, diyet
Bölümü Görüntüle -
Bölüm 7AKDENİZ DİYETİ VE MENTAL İYİ OLUŞ ARASINDAKİ İLİŞKİ: GÜNCEL KANITLAR VE BİYOLOJİK MEKANİZMALAR (Sayfa 145-170)Seher Seçkin Sığırcı*, Hayriye İnanmaz, Terin Adalı[Özet]
Özet
ÖZET
Akdeniz diyeti; zeytinyağı, sebze, meyve, tam tahıllar, kurubaklagiller, yağlı tohumlar ve balık tüketiminin ön planda olduğu, sağlıklı yağ örüntüsü ile karakterize geleneksel bir beslenme modelidir. Son yıllarda bu beslenme modelinin yalnızca fiziksel sağlık değil, aynı zamanda mental sağlık ve psikolojik iyi oluş üzerindeki etkileri de yoğun şekilde araştırılmaktadır. Bu kitap bölümünün amacı, Akdeniz diyeti ile mental iyi oluş arasındaki ilişkiyi güncel literatür ışığında değerlendirmek ve bu ilişkinin altında yatan biyolojik mekanizmaları açıklamaktır. Mevcut kanıtlar, Akdeniz diyetine yüksek uyumun depresyon, anksiyete ve algılanan stres düzeylerinde azalma; yaşam kalitesi ve psikolojik iyi oluşta ise artış ile ilişkili olduğunu göstermektedir. Bu etkilerin temelinde diyetin yüksek polifenol, omega-3 yağ asidi, vitamin, mineral ve diyet lifi içeriği yer almaktadır. Akdeniz diyeti; oksidatif stresin azaltılması, kronik inflamasyonun baskılanması, nörotransmitter sentezinin desteklenmesi ve bağırsak mikrobiyotası kompozisyonunun iyileştirilmesi yoluyla mental sağlığı olumlu yönde etkileyebilmektedir. Özellikle bağırsak-beyin aksı üzerinden kısa zincirli yağ asitleri üretiminin artması, serotonin metabolizmasının düzenlenmesi ve nöroinflamasyonun azaltılması, psikolojik iyi oluşun desteklenmesinde önemli biyolojik mekanizmalar olarak öne çıkmaktadır. Bununla birlikte, çalışmalar arasında metodolojik farklılıklar bulunmakta olup, bireysel genetik özellikler, mikrobiyota yapısı ve diyet uyum düzeyi gibi faktörlerin sonuçları etkileyebileceği düşünülmektedir. Sonuç olarak, Akdeniz diyeti mental iyi oluşun desteklenmesinde umut verici bir beslenme yaklaşımı olarak görülmekte; ancak nedensel ilişkilerin daha net ortaya konulabilmesi için uzun süreli ve yüksek kaliteli randomize kontrollü çalışmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Akdeniz diyeti, mental iyi oluş, depresyon, bağırsak-beyin aksı, polifenoller, omega-3 yağ asitleri.
Bölümü Görüntüle -
Bölüm 8POLİFENOLLER VE KANSER İLİŞKİSİ: GÜNCEL YAKLAŞIMLAR (Sayfa 173-188)Öykü Peren TÜRK*[Özet]
Özet
Biyolojik açıdan kanser, hücrelerin büyüme ve çoğalma süreçlerini düzenleyen kontrol mekanizmalarının bozulması sonucu ortaya çıkan bir hastalık grubudur. Polifenoller ise bitkilerde yaygın olarak bulunan ve biyoaktif bileşikler içerisinde en büyük fitokimyasal gruplardan biri olarak kabul edilen ikincil metabolitlerdir. Son yıllarda, makro ve mikro besin ögelerinin yanı sıra bitkisel kaynaklı biyoaktif bileşikler olan polifenollerin de kanserden korunma ve tedavi süreçlerindeki rolü araştırılmaktadır. Polifenoller, kimyasal yapılarında bulunan fenolik halka sayısı ve diğer yapısal özelliklerine göre sınıflandırılmaktadır. Flavonoidler; flavonoller, flavonlar, flavanonlar, izoflavonlar, antosiyaninler ve flavanollerden oluşmakta; flavonoid olmayan polifenoller ise fenolik asitler, stilbenler, lignanlar ve tanenlerden meydana gelmektedir. Polifenollerin antikanser etkileri, çok sayıda hücresel sinyal yolunu düzenleyebilmelerinden kaynaklanmaktadır. Bu bileşikler, çeşitli enzimlerin ve proteinlerin aktivitesini etkileyerek karsinogenez sürecini farklı mekanizmalar aracılığıyla baskılayabilmektedir. Polifenoller; sinyal yolaklarının düzenlenmesi, oksidatif stresin azaltılması, kronik inflamasyonun baskılanması ve epigenetik mekanizmaların modülasyonu gibi çok yönlü etkiler aracılığıyla kanserle mücadele etmektedir. Bu etkiler, tümör büyümesinin inhibe edilmesine ve apoptozun uyarılmasına katkı sağlamaktadır. Polifenollerin antikanser etkilerinin temelinde antiinflamatuvar, antiproliferatif, antianjiyojenik, antimetastatik ve apoptotik özellikleri yer almaktadır. Yapılan araştırmalar, polifenollerin kanser hücreleri üzerindeki moleküler etkilerine ilişkin önemli bulgular ortaya koymuştur. Ancak bu sonuçların insanlara genellenebilmesi için daha fazla klinik çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır.
Anahtar Kelimeler: kanser, polifenol, Flavonoid, antikanser etki
Bölümü Görüntüle -
Bölüm 9POLİFENOLLERİN BİYOYARARLANIMI: METABOLİK SÜREÇLER, BİYOLOJİK ETKİNLİK VE OLASI RİSKLER (Sayfa 189-213)BERRAK BAŞTÜRK*[Özet]
Özet
Polifenoller, bitkisel kaynaklı gıdalarda yaygın olarak bulunan ve güçlü biyolojik aktivitelere sahip doğal biyoaktif bileşiklerdir. Flavonoidler, fenolik asitler, stilbenler, lignanlar ve tanenler başlıca polifenol sınıflarını oluşturmaktadır. Antioksidan, antiinflamatuvar, kardiyoprotektif, nöroprotektif ve antikanser etkileri nedeniyle polifenoller, kronik hastalıkların önlenmesi ve yönetiminde önemli bir potansiyele sahiptir. Bununla birlikte, sağlık üzerindeki etkileri yalnızca besinlerdeki miktarlarına değil, aynı zamanda biyoerişilebilirlik ve biyoyararlanımlarına da bağlıdır. Polifenollerin sindirim, emilim, metabolizma ve atılım süreçleri; kimyasal yapı, gıda matriksi, bağırsak mikrobiyotası, işleme yöntemleri ve bireysel farklılıklar gibi çok sayıda faktörden etkilenmektedir. Özellikle bağırsak mikrobiyotası, polifenollerin biyolojik olarak aktif metabolitlere dönüşümünde kritik rol oynamakta ve bu dönüşüm biyoyararlanım üzerinde belirleyici olmaktadır. Ayrıca gıda işleme yöntemleri, fermantasyon, çimlendirme, kapsülleme teknolojileri ve probiyotik ya da enzimatik uygulamalar gibi yaklaşımlar polifenollerin biyoyararlanımını artırma potansiyeline sahiptir. Bu bölümde polifenollerin sınıflandırılması, başlıca diyet kaynakları, sindirim ve emilim mekanizmaları, bağırsak mikrobiyotası ile etkileşimleri, biyoyararlanımı etkileyen faktörler ve biyoyararlanımın artırılmasına yönelik güncel yaklaşımlar ele alınmıştır. Böylece polifenollerin sağlık üzerindeki etkilerinin daha iyi anlaşılmasına ve fonksiyonel gıda geliştirme çalışmalarına katkı sağlanması amaçlanmıştır.
Anahtar Kelimeler: Bağırsak mikrobiyotası, biyoerişilebilirlik, biyoyararlanım, fonksiyonel gıdalar, gıda matriksi, polifenoller
Bölümü Görüntüle -
Bölüm 10SÜPER MEYVELERDEKİ BİYOAKTİF BİLEŞENLERİN SAĞLIK ETKİLERİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ (Sayfa 214-240)Ezgi EKİNOĞLU*, Muhammet Ali CEBİRBAY[Özet]
Özet
Süper meyveler, yüksek biyoaktif bileşen içerikleri ve sağlığı destekleyici potansiyeli nedeniyle fonksiyonel beslenme alanında giderek daha fazla ilgi görmektedir. Bu çalışmada süper meyve kavramı fonksiyonel beslenme yaklaşımı çerçevesinde ele alınmış; seçilmiş süper meyvelerin biyoaktif bileşen profilleri, olası etki mekanizmaları, sağlık etkileri, güvenli alım boyutları ve mevcut kanıt sınırlılıkları değerlendirilmiştir. Mangostan, acerola, aronya ve yıldız meyvesi örnekleri üzerinden yapılan değerlendirmede; ksantonlar, askorbik asit, antosiyaninler, proantosiyanidinler, fenolik bileşikler, karotenoidler, diyet lifi ve mineraller gibi bileşenlerin antioksidan, antiinflamatuar, kardiyoprotektif, metabolik ve antikanser potansiyellerle ilişkili olabileceği görülmektedir. Bununla birlikte mevcut kanıtların önemli bir bölümü in vitro ve hayvan çalışmalarına dayanmakta; insan çalışmalarında ürün formu, tüketim miktarı, çalışma süresi ve bireysel metabolik farklılıklar sonuçları etkileyebilmektedir. Ayrıca süper meyvelerin güvenli alım düzeyleri, biyoyararlanımı, ürün standardizasyonu ve ilaç-besin etkileşimleri dikkate alınmalıdır. Özellikle yıldız meyvesinde oksalat ve karamboksin içeriğine bağlı nefrotoksisite ve nörotoksisite riski, bu meyvelerin yarar potansiyeliyle sınırlı kalmadan güvenlilik boyutuyla da değerlendirilmesi gerektiğini göstermektedir. Sonuç olarak süper meyveler, sağlıklı beslenme örüntüsü içinde destekleyici potansiyele sahip fonksiyonel besinler olarak değerlendirilebilir; ancak klinik çıkarımların güçlendirilmesi için daha fazla kontrollü insan çalışmalarına ihtiyaç vardır.
Anahtar Kelimeler: süper meyveler, fonksiyonel beslenme, biyoaktif bileşenler
Bölümü Görüntüle -
Bölüm 11MEŞE PALAMUDU UNUNUN FONKSİYONEL GIDA POTANSİYELİ: BESİN DEĞERİ VE SAĞLIK ETKİLERİ (Sayfa 241-254)Merve Özdemir*[Özet]
Özet
Meşe palamudu, holm meşesi (Quercus rotundifolia) ve mantar meşesi (Quercus suber) gibi türlerin meyvesi olup günümüzde esas olarak hayvan yemi amacıyla kullanılmaktadır. Bununla birlikte, üretilen meşe palamudunun önemli bir kısmı tarlalarda herhangi bir değerlendirmeye tabi tutulmadan kalmaktadır. Gıda güvenliği kaygılarının artması ve yeterince değerlendirilmeyen tarımsal kaynakların potansiyel sağlık yararlarına yönelik ilginin yükselmesi, meşe palamudu gibi az kullanılan ürünlerin yeniden gündeme gelmesine yol açmıştır. Meşe ağacının meyvesi olan meşe palamudu, uzun zamandır dünyanın farklı kültürlerinde önemli bir besin kaynağı olarak kullanılmıştır. Köklü bir mutfak geleneğine sahip olmasına karşın, günümüzde bu değerini büyük ölçüde kaybetmiştir. Yüksek nişasta içeriği nedeniyle meşe palamudu, başlıca un üretiminde değerlendirilmekte ve meşe palamudu unu, gıda üretiminde geniş bir uygulama alanında kullanılmakta ve gulten içermemesi nedeniyle de tahıl ununa alternatif bir hammadde olarak kabul edilmektedir. Bu bölümde, insan beslenmesinde bir bileşen olarak meşe palamudu ununun fizikokimyasal özellikleri ve fonksiyonel nitelikleri ele alınmaktadır.
Anahtar Kelimeler: fonksiyonel gıda, meşe palamudu unu, gluten
Bölümü Görüntüle -
Bölüm 12UPCYCLING FOOD BY-PRODUCTS INTO NUTRIENT-RICH FUNCTIONAL INGREDIENTS (Sayfa 255-270)Faruk GALYON*[Özet]
Özet
The increasing generation of food processing by-products has emerged as a major challenge for global food systems, raising concerns regarding resource efficiency, environmental sustainability, and economic losses. At the same time, these underutilized streams represent a substantial reservoir of nutrients, bioactive compounds, and functional ingredients that can be reintegrated into food value chains. As the principles of sustainability and circular bioeconomy gain prominence, the valorization and upcycling of food by-products have become important strategies for reducing waste while creating value-added products.
This chapter explores the opportunities and challenges associated with transforming plant- and animal-derived food processing residues into functional ingredients for contemporary food applications. Particular attention is given to major by-product categories, including fruit and vegetable pomace, cereal brans, oilseed meals, dairy whey, and seafood processing residues. Their compositional characteristics, nutritional attributes, bioactive constituents, and technological functionalities are examined to illustrate their potential as ingredients for next-generation food products.
The chapter further discusses recent advances in upcycling technologies, including green extraction techniques, biotechnological approaches, and innovative non-thermal processing methods. These technologies are evaluated in terms of extraction efficiency, preservation of bioactivity, scalability, and industrial applicability. In addition, emerging applications in functional foods, clean-label formulations, and products designed to support gut health are highlighted, together with considerations related to sensory quality, safety, consumer acceptance, and regulatory compliance.
Finally, the broader sustainability implications of food by-product utilization are addressed through perspectives on life cycle assessment, resource circularity, and bioeconomy development. By outlining current achievements, existing limitations, and future research needs, this chapter presents food by-product upcycling as a key pathway toward more resilient, sustainable, and resource-efficient food production systems.
Anahtar Kelimeler: Food by-product valorization, Upcycled food ingredients, Functional foods, Bioactive compounds, Green and emerging processing technologies, Circular economy in food systems, Sustainable food processing
Bölümü Görüntüle -
Bölüm 13Gebe ve Emziklilikte Krono-nütrisyon (Sayfa 273-299)Eylem Beyza Çetinkaya*, Gökcen Doğan[Özet]
Özet
Krono-nütrisyon, beslenme zamanlamasının metabolik sağlık ve kronik hastalıklar üzerindeki etkilerini inceleyen bir bilim dalıdır. Bu kavram aynı zamanda, gebelik ve emzirme dönemlerinde annelerin biyolojik saatlerine uygun olarak beslenmelerini düzenlemeyi amaçlar. Gebelik ve emzirme dönemlerinde doğru zamanlarda yemek yemenin, hem anne hem de bebek sağlığı üzerinde olumlu etkileri vardır. Krono-nütrisyon, bu dönemlerde metabolik sağlığı iyileştirmek ve kilo yönetimini kolaylaştırmak için kullanılabilir.
Anahtar Kelimeler: Krono-nütrisyon, sirkadiyen ritim, öğün sıklığı, gebe ve emzikli beslenmesi.
Bölümü Görüntüle -
Bölüm 14ULTRA İŞLENMİŞ BESİNLERİN FERTİLİTEYE ETKİSİ (Sayfa 300-313)Yüksel SAYIN, Gözde EDE İLERİ*[Özet]
Özet
Ultra-processed foods include pre-packaged meals, fast food, sugary drinks, and foods rich in additives. Excessive consumption of these foods can negatively impact both male and female reproductive health. Research shows that ultra-processed foods, due to their high sugar, unhealthy fat, and additive content, can disrupt hormonal balance. This has been linked to ovulation problems, menstrual irregularities, and decreased fertility in women. It is also thought to increase the risk of conditions such as polycystic ovary syndrome (PCOS). In men, heavy consumption of these foods can negatively affect sperm quality. Problems such as decreased sperm count, reduced motility, and DNA damage may occur. These effects largely arise through obesity, insulin resistance, and inflammation. Ultra-processed foods also increase oxidative stress in the body. This can negatively affect the health of both egg and sperm cells, reducing reproductive capacity. In conclusion, excessive consumption of ultra-processed foods can negatively impact fertility. Instead, adopting a diet consisting of more natural, fresh, and balanced foods is important for protecting and improving reproductive health.
Anahtar Kelimeler: ultra işlenmiş besin, fertilite, ovulasyon, doğurganlık çağı
Bölümü Görüntüle -
Bölüm 15Nutrition And Longevity: Perspectives on Diverse Dietary Patterns for Healthy Aging (Sayfa 314-333)Hilal Simsek*, Aslı Ucar[Özet]
Özet
Introduction
The last century has witnessed a series of developments and a demographic transition process that has led to a remarkable increase in human life expectancy. While increased life expectancy refers to people living longer, it can also increase the number of years lived with a disease burden. Indeed, as a major consequence of the aging world population, growing healthspan-lifespan gaps—which have reached a global mean of 9.6 years (Garmany & Terzic, 2024)—and, in relation to this, an increase in the years lived with non-communicable diseases (NCDs) and, ultimately, increased global burden of diseases are creating significant concerns regarding the sustainability of health systems (Permanyer et al., 2021; Vaupel et al., 2021). Longevity, which refers to extending lifespan and enhancing the quality of those additional years, is increasingly recognized as a critical goal in aging research (Gems et al., 2025; Olshansky, 2022). Nutrition plays a fundamental role in promoting longevity by supporting metabolic health, reducing the risk of chronic diseases, and preserving functional capacity throughout life. Therefore, integrating dietary patterns that emphasize nutrient-dense and bioactive-rich foods is essential for achieving healthy longevity (Dai, 2025; McDonald & Ruhe, 2011). Accordingly, the focus of global health strategies is shifting from merely increasing chronological lifespan to understanding longevity that encompasses a healthy aging process—with preserved functional capacity—and is integrated with quality of life (QoL) (Permanyer et al., 2021; Vaupel et al., 2021; WHO, 2020).
The World Health Organization defines healthy aging as the process of developing and maintaining functional capacity that enables well-being in old age (WHO, 2020). To achieve this, preserving functional capacity remains fundamental, ensuring that older individuals can maintain their self-care, participate in daily life, and maintain mobility and socialization (Sames, 2020; Urtamo et al., 2019). In this context, the priority of focusing on lifestyle factors, including nutrition, to reduce the increasing financial and social burden on health systems is steadily increasing. The role of nutrition and healthy dietary patterns in maintaining this functional capacity is well characterized, contributing to physical health, cognitive function, and overall well-being in older adults by delaying or preventing NCDs (Bojang & Manchana, 2023; Tessier et al., 2025).
Unhealthy dietary patterns currently represent one of the most significant drivers of the global burden of disease, mortality, and disability-adjusted life years (DALYs) (Junqueira & Pinto, 2023; Struijk et al., 2014). Many studies emphasize that foods rich in bioactive components, such as antioxidants, fiber, and polyphenols, mitigate oxidative stress and chronic low-grade inflammation (inflammaging), which are fundamental aging mechanisms (González-Ballesteros et al., 2026; Junqueira & Pinto, 2023; Struijk et al., 2014). Furthermore, the literature highlights the pivotal role of adequate and high-quality dietary protein in preventing sarcopenia and frailty, conditions that directly threaten functional independence in later life (Rogeri et al., 2021; Şimşek & Uçar, 2022). Consequently, within the 'food as medicine' framework, informed nutritional choices support cellular repair and metabolic homeostasis, thereby contributing to the maintenance of a healthy aging phenotype (Dai et al., 2024; Greenway, 2020).
Dietary patterns encompass the habitual consumption of foods and beverages, which may be influenced by cultural or traditional backgrounds or aligned with an evidence-based framework (Booth et al., 2025; Dietary Guidelines for Americans Advisory Committee, 2025). Understanding the effects of different dietary patterns on healthy aging is a key approach to improving QoL in the aging population (Milte & McNaughton, 2016). Various dietary patterns, some of which are cultural or traditional and others evidence-based, such as the Mediterranean Diet, Dietary Approaches to Stop Hypertension (DASH) diet, and healthy plant-based diets, show promise in reducing the risk of age-related diseases and improving overall health status. This section aims to highlight the roles of various dietary patterns in preserving physical, cognitive, and psychological functions in older age and healthy aging.
Anahtar Kelimeler: Dietary pattern, Healthy aging, Longevity
Bölümü Görüntüle -
Bölüm 16SARKOPENİ VE DİYET MODELLERİ: KAS SAĞLIĞININ KORUNMASINDA GÜNCEL BESLENME YAKLAŞIMLARI (Sayfa 334-356)Hatice Tuğçe Berberoğlu*, Nazlı Nur Aslan Çin[Özet]
Özet
Sarkopeni, yaşlanma süreciyle ilişkili olarak ortaya çıkan ve kas kütlesi, kas gücü ile fiziksel performansta azalma ile karakterize önemli bir geriatrik sendromdur. Toplumda görülme sıklığı değişkenlik göstermekle birlikte, ileri yaşlarda ve kanser, diyabet, karaciğer hastalığı ile böbrek yetmezliği gibi kronik hastalıkların varlığında prevalansı artmaktadır. Sarkopeninin önlenmesi ve yönetiminde değiştirilebilir risk faktörlerinden biri olan beslenme, son yıllarda artan ilgi görmektedir. Bununla birlikte, sağlıklı diyet örüntülerinin kas sağlığı üzerindeki olumlu etkilerini destekleyen bulgular bulunmasına rağmen, mevcut kanıtlar henüz kesin sonuçlar ortaya koyamamaktadır. Bu bölümde, farklı diyet modellerinin sarkopeninin gelişimi ve ilerlemesi üzerindeki etkileri güncel literatür ışığında değerlendirilmiştir. Bulgular, sağlıklı ve dengeli beslenme örüntülerinin kas kütlesi, kas gücü ve fiziksel performansın korunmasına katkı sağlayarak sarkopeni riskini azaltabileceğini, Batı tarzı beslenme modelinin ise risk artışıyla ilişkili olabileceğini göstermektedir. Ancak mevcut çalışmaların metodolojik farklılıkları ve kanıtların heterojen yapısı nedeniyle, diyet modellerinin sarkopeni üzerindeki etkilerini daha net ortaya koyabilmek için uzun dönemli ve iyi tasarlanmış araştırmalara ihtiyaç duyulmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Diyet modelleri, sağlıklı yaşlanma, sarkopeni
Bölümü Görüntüle -
Bölüm 17EGZERSİZE BAĞLI KAS KRAMPLARINI VE ENFLAMASYONU AZALTMADA BESLENMENİN ROLÜ (Sayfa 359-377)Gülsüm Selen Altıntaş*, YAHYA ÖZDOĞAN[Özet]
Özet
Egzersize bağlı kas krampları ve enflamasyon, sporcuların performansını ve toparlanma sürecini olumsuz etkileyen önemli fizyolojik sorunlar arasında yer almaktadır. Kas kramplarının etiyolojisi hala tam olarak aydınlatılamamış olmakla birlikte, mevcut kanıtlar nöromusküler yorgunluğun temel belirleyici faktör olduğuna işaret etmektedir. Dehidrasyon ve elektrolit dengesizliklerinin rolü ise sınırlı ve tartışmalı düzeyde kalmaktadır. Bu bağlamda sodyum, potasyum, kalsiyum ve magnezyum gibi elektrolitlerle karbonhidrat depolarının yeterliliği, kramp yönetiminde değerlendirilmesi gereken beslenme parametreleri olarak öne çıkmaktadır. Egzersiz kaynaklı enflamasyon ise iskelet kasında meydana gelen mekanik hasar sonucunda tetiklenen ve interlökin-6, tümör nekroz faktör alfa gibi proenflamatuar medyatörlerin salınımıyla karakterize edilen fizyolojik bir yanıt olarak tanımlanmaktadır. Omega-3 yağ asitleri, D vitamini, kurkumin, vişne suyu ve çeşitli polifenoller gibi anti-enflamatuar özellikteki besin ögelerinin bu yanıtı düzenleyebildiğine dair çalışmalar mevcuttur; ancak klinik öneri düzeyindeki kanıtlar henüz yetersizdir.
Yeterli enerji ve sıvı alımının sağlanması, elektrolit dengesinin korunması ve anti-enflamatuar nitelikteki bütünsel besinlerin diyete dahil edilmesi, egzersiz performansını destekleme ve yaralanma sonrası iyileşmeyi hızlandırma açısından kritik öneme sahip beslenme stratejileri olarak değerlendirilmektedir.
Anahtar Kelimeler: sporcu beslenmesi, egzersiz, kas krampları, enflamasyon
Bölümü Görüntüle -
Bölüm 18ULTRA İŞLENMİŞ BESİN TÜKETİM DAVRANIŞLARININ SOSYAL EKOLOJİK MODEL ÇERÇEVESİNDEN İNCELENMESİ (Sayfa 378-396)Nazan Aktaş, AYŞE GÜL ÇEÇEN*[Özet]
Özet
Şablonda bulunmamaktadır.
Anahtar Kelimeler: Şablonda bulunmamaktadır.
Bölümü Görüntüle -
Bölüm 19TOPLU BESLENME SİSTEMLERİNDE GIDA ATAĞI VE İSRAF: ANLAMAK, YÖNETMEK VE ÖNLEMEK (Sayfa 397-421)elif taşkesti*, emel öktem[Özet]
Özet
Bu toplu çalışma, toplu beslenme sistemlerinde (TBS) gıda atığın ve israfının nedenlerini, yönetim süreçlerini ve önleme stratejilerini incelemeyi sağlar. Günümüzde modern yaşamın bir gerekliliği haline gelen TBS, hem güvenlik hem de maliyet kontrolü açısından kritik bir gıda değerine sahiptir. Çalışmada; gıda kaybı, kırılan, artığı ve israfı kavramları arasındaki ayrımlar literatür incelemeleriyle ortaya çıktı. Üretim, satın alma, depolama, hazırlık, pişirme ve servis bölümlerinin her birinin atık oluşumundaki rolleri analiz edilmiş; Özellikle standart reçete yetersizlikleri, hatalar ve ısı yönetimi gibi kişilerin israf üzerindeki etkileri görülüyor. Ayrıca açık büfe gibi sistemlerin yönetiminin ve tüketicilerin yemekhane/hastane gibi kurumlardaki turistik yerleri ele alınmıştır. Sonuç olarak, toplu beslenme sistemlerinde sürdürülebilir atık yönetimi için sadece bilgilendirme kampanyalarının yeterli olmadığı; teknolojik takip, sistemlerin birleştirilmesi, kişisel eğitim ve veri yönetimine dayalı dinamik genişliklerin hayata geçirilmesinin zorunlu olduğu vurgulanmaktadır.
Anahtar Kelimeler: Toplu beslenme sistemleri, Gıda israfı, Gıda atağı, Sürdürülebilirlik, Porsiyon kontrolü, Atık yönetimi.
Bölümü Görüntüle
- B. Editör
-
YAHYA ÖZDOĞAN Prof. Dr., ANKARA YILDIRIM BEYAZIT ÜNİVERSİTESİ / SAĞLIK BİLİMLERİ FAKÜLTESİ/BESLENME VE DİYETETİK BÖLÜMÜ/TOPLU BESLENME SİSTEMLERİ ANABİLİM DALI
- C. Dizinleme
-
Dizinleme durumu format ve baskıya göre değişiklik gösterebilir. Bazı dizinler yalnızca dijital sürümler için geçerlidir.
| DOI: |
| Yayınevi:
Vizetek Yayıncılık |